Sana şehir demek gerçekten haksızlık olur.
Çünkü şehir dediğin; sokakları, binaları, caddeleri ve meydanları olan bir yerdir. Sense bunların çok ötesinde farklı bir dünyasın.
Bir deniz kadar derin, bir tarih kadar ağır, bir insan kadar karmaşıksın.
Belki de seni yorumlamaya çalışmam, ufku avuçlarımın içine sığdırmaya çalışmam kadar imkansız.
Her sabah milyonlarca insanla birlikte uyanıyorsun.
Bir kıtadan diğerine geçmek bu şehirde sıradan bir yolculuk.
Dünyanın birçok yerinde bir kıtadan başka bir kıtaya geçmek ülkeler arasında uzun bir yolculuk gerektirirken, senin insanın kahvaltısını Avrupa’da yapıp öğle yemeğini Asya’da yiyebiliyor.
İşte bu yüzden olmalı ki iki kıta arasında değil; iki farklı dünyada karmaşık duygular içinde yaşanıyorsun.
Bir yanında gökdelenler bulutlarla yarışıyor.
Bu şehir, hem herkesin hem de hiç kimsenin...
Herkes, ama uzun ama kısa biraz misafir sanırım burada.
İnsanlar bu şehirde aynı vapurun rüzgârını hissediyor.
Aynı martıların seslerini duyuyor
Aynı gün batımını izliyor.
Ama aynı yalnızlığı paylaşamıyor.
Bu şehirde korna sesleri hiç bitmiyor.
Motor sesleri hiç susmuyor.
İnsan kalabalığı hiç eksilmiyor.
Ama bütün bu seslerin ortasında insan bazen kendi kalbinin sesini bile duyamıyor.
İstanbul, insana yalnızlığı öğretiyor.
Öyle dağ başındaki gibi sessiz bir yalnızlık değil…
Kalabalığın tam ortasında büyüyen, omuz omuza yürürken bile hissedilen bir yalnızlık…
Burada insanlar çok kibar, herkes herkese karşı çok saygılı.
Ama tuhaf bir sisle kaplı tüm yürekler.
Kırılması, aşılması kolay olmayan bir kabuk…
Gün biter, akşam olur.
Güneş, Boğaz’ın üzerine kızıl bir perde indirir.
Vapur iskeleye yanaşırken martılar son kez vapurun peşine takılır.
Koşmayı bırakır.
Konuşmayı bırakır.
Sadece susar.
Ve insan ilk kez o sessizliğin içinde şehrin masumiyetini duymaya başlar.
Deniz kokusudur.
Vapur düdüğüdür.
Eski bir ahşap evin penceresindeki sardunyasıdır.
Bir yokuşun sonunda ansızın karşınıza çıkan Boğaz manzarasıdır.
Çünkü İstanbul bir bilmece değil.
İstanbul, her gelenin içine başka bir hikâye bıraktığı koca bir kitapmış.
Kimisi, ekmeğini.
Kimisi, yalnızlığını.
Kimisi de kendisini…
“İstanbul nasıl bir şehir?”
“İstanbul bir şehir mi?”
Henüz cevabını bulamadım.
Belki bir gün bulurum.
Belki de hiçbir zaman...
Bazıları gezilir.
Bazıları unutulur.
Kaçsa da peşinden gelir.
Kalsa da çözmesine izin vermez hiçbir zaman.
Bir gün yorar.
Bir gün büyüler.
Bir gün kaçmayı düşündürecek kadar bunaltır.
Belki de gerçek bilgelik, her şeyi anlamak değildir. Bazı şehirlerin, bazı insanların ve bazı duyguların tamamen çözülemeyeceğini kabul edebilmektir.
İstanbul, insanın ömrü boyunca çözmeye çalıştığı; ama her karşılaşmada yeniden tanıştığı eski ve gizemli bir dost gibidir.
Belki bir gün senden giderim İstanbul.
Ama biliyorum ki insan bazı şehirlerden ayrılır, bazı şehirler ise insandan hiç ayrılmaz.
Çünkü bazı şehirler adres değildir.
İnsanın kaderine düşülmüş uzun bir dipnottur.
Ben hâlâ seni çözemedim İstanbul.
Belki de seni sevmenin tek yolu, seni çözmeye çalışmaktan vazgeçmektir.

