“Varmadan sekizine
Ergin oldu Ünzile
Hem çocuk hem de kadın
On ikisinde ana…”
Birkaç dizeye bir ömrün acısını sığdırmak mümkün müdür?
Bir çocuğun çocukluğunu, bir kadının sessizliğini, bir toplumun görmezden geldiği gerçeği anlatmak…
Üstelik bunu bağırmadan, yalnızca birkaç sözcükle insanın yüreğine dokunarak yapmak…
"Ünzile", tam da böyle bir şarkıdır.
Sözlerini Aysel Gürel’in yazdığı, Sezen Aksu’nun sesiyle hafızalarımıza kazınan bu eser, ilk dinleyişte insanı hüzünlendiren bir şarkı gibi görünür.
Oysa biraz dikkatle dinlediğilinde hüznün ötesine geçen bir gerçekle karşılaşılır.
Karşımıza yalnızca acıklı bir hayat hikâyesi değil, bir insanın doğduğu andan itibaren elinden alınan haklarına, özgürlüğüne ve geleceğine yöneltilmiş büyük bir itiraz ortaya çıkar.
Çünkü "Ünzile"nin hikâyesi, yalnızca Ünzile adlı bir kız çocuğunun hikâyesi değildir.
Geleneklerin sıradanlaştırdığı bir tören…
Kalabalığın içinde, birkaç koyun karşılığında evlendirilen küçük bir kız çocuğu…
Ve o gün orada bir turne nedeniyle bulunan bir topluluk...
Aysel Gürel, o gün herkesin olağan karşıladığı bir olayın içindeki olağanüstü adaletsizliği fark eder.
Birileri için gelenek, birileri için mutluluk ve kutlama olan o görüntülerin ardında, çocukluğu elinden alınan bir insanın hayatı vardır.
İnsanı sanatçı yapan biraz da budur:
Herkesin baktığı yerde, başkalarının görmediğini görebilmek; alışılmış olanın içindeki yanlışlığı fark etmek ve başkalarının sessiz kaldığı yerde söze dönüşebilmektir.
Aysel Gürel’in otobüse döndüğünde yazmaya başladığı bu hikâyenin "Ünzile"ye dönüşmesi, sanatın tanıklık etme gücünü gösterir.
Sezen Aksu’nun yorumuyla da bu tanıklık, kişisel bir acının sınırlarını aşarak toplumsal bir vicdan çağrısına dönüşür.
"Ünzile", bir şarkıdan çok, çocukluğu elinden alınan bütün kız çocukları adına yakılmış bir ağıttır.
Toplumların insanı değerlendirmek için kullandığı ölçüler vardır. Yaş, beden, sorumluluk, gelenek, aile ve çevrenin beklentileri…
Oysa insanın büyümesi yalnızca takvim yapraklarının ilerlemesiyle açıklanamaz. Büyümek, yaşına uygun deneyimler yaşayabilmek, kendini tanımak, seçim yapabilmek ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmektir.
Sekiz yaşında ergin sayılan, on ikisinde anne olan Ünzile’nin hikâyesinde ise büyümek bir gelişim değil, bir mahrumiyettir.
Çocukluğun yerini erken sorumluluklar, oyunun yerini zorunluluklar, hayallerin yerini başkalarının kararları alır.
Bir çocuğun büyüme hakkı elinden alındığında yalnızca onun bugünü zarar görmez. Henüz yaşayamadığı yıllar, kuramadığı hayaller ve gerçekleştiremediği ihtimaller de elinden alınır.
Burada sorulması gereken soru şudur: Bir çocuğun geleceği üzerinde kim söz sahibi olabilir?
Onun adına karar veren ailesi mi, içinde yaşadığı toplum mu, yoksa gelenek adı altında kuşaktan kuşağa aktarılan kabuller mi?
Hiçbiri, çocuğun insan olmasından doğan haklarının önüne geçemez.
Çünkü gelenek, bir davranışın geçmişten bugüne taşınmış olmasıdır sadece; onun doğru olduğunun kanıtı değil.
Bir uygulamanın uzun zamandır sürmesi, onu adil kılmaz.
İnsan onurunu zedeleyen bir alışkanlık, yalnızca alışılmış olduğu için korunmayı hak etmez.
Ünzile’nin hikâyesi, tam da bu noktada bizi kendi değerlerimizi sorgulamaya çağırır.
Şarkının dizelerinde Ünzile’nin sessizliği öne çıkar.
Ancak insanın susması, her zaman söyleyecek sözü olmadığı anlamına gelmez. Bazen korku susturur, bazen çaresizlik, bazen de konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine duyulan inanç…
Kendisi adına karar veremeyen, itiraz etme imkânı bulamayan, hayatının yönünü belirleyemeyen bir çocuğun sessizliğini rıza olarak yorumlamak, yapılan haksızlığı bir kez daha onun üzerine yıkmaktır.
Bir çocuğun itiraz etmemesi, yaşadıklarını istediği anlamına gelmez. Onun adına verilmiş kararları kabulleniyor görünmesi, o kararların adil olduğunu göstermez.
Üstelik sessizlik yalnızca Ünzile’ye ait değildir. Onu çevreleyen, olan biteni gören ama değiştirmeyen insanların sessizliği de vardır.
Bazen bir toplum, yanlış bir davranışı açıkça savunarak değil, ona müdahale etmeyerek de yaşatır.
İşte bu nedenle Ünzile’nin sessizliği, yalnızca bireysel bir çaresizliğin değil, toplumsal sorumluluğun da meselesidir.
Bir çocuğun hayatı karartılırken çevresindekiler susuyorsa, sorumluluk yalnızca bunu yapanlara ait değildir.
Haksızlığı önleyebilecek durumda olup da görmezden gelenlerin de kendilerine sorması gereken sorular vardır.
Çocuklarımıza güzel isimler koyuyoruz. Onlara umut dolu dileklerle yaklaşıyor, sağlık, mutluluk ve başarı diliyoruz. Gelecekleri için hayaller kuruyoruz.
Peki, o hayallerin gerçekleşebileceği bir dünya hazırlamak için ne yapıyoruz?
Bir çocuğa güzel bir isim vermekle ona güzel bir hayat sunmak aynı şey değildir.
Sevgi sözcükleriyle büyütmek istediğimiz çocukların eğitim hakkını, güvenliğini, özgürlüğünü ve kendi geleceklerini belirleme imkânını korumak zorundayız.
Çünkü çocuk, ailesinin sahip olduğu bir varlık değildir.
Kendi düşünceleri, duyguları, ihtiyaçları ve hakları olan bağımsız bir insandır.
Onun hayatı, yetişkinlerin beklentilerini gerçekleştirmek için kullanabilecekleri bir alan değildir.
Bu sorumluluk da yalnızca anne babalara bırakılamaz. Ailelerin yanı sıra eğitim kurumları, yerel yönetimler, kamu kurumları ve toplumun bütün kesimleri çocukların korunmasında sorumlu durumdadır.
Bir kız çocuğunun erken yaşta evlendirilmesi, yalnızca bir ailenin kararı olarak değerlendirilemez.
Bu durum; eğitimden uzaklaştırılan, iradesi yok sayılan ve geleceği başkalarının kararlarına teslim edilen bir insanın haklarıyla ilgilidir.
Bir toplumun gelişmişliği, ekonomik gücüyle ya da teknolojik ilerlemesiyle ölçülemez.
Çocuklarını ne kadar koruduğu, kadınlarına ne kadar özgürlük tanıdığı ve en savunmasız bireylerinin haklarını ne ölçüde güvence altına aldığı da gelişmişliğinin temel göstergelerindendir.
Sanat her zaman dünyayı doğrudan değiştiremeyebilir.
Bir şarkı, geçmişte yaşanmış bir acıyı ortadan kaldıramaz; kaybedilen çocukluğu geri getiremez. Ancak görünmez kılınanı görünür hâle getirebilir. Unutulanı hatırlatabilir, alışılmış olanı sorgulatabilir ve insanın vicdanında yeni bir kapı açabilir.
"Ünzile"nin gücü de buradadır.
Aysel Gürel’in sözcükleriyle başlayan, Sezen Aksu’nun yorumuyla milyonlara ulaşan bu hikâye, bizi yalnızca üzülmeye davet etmez.
Üzüntümüzün nedenini anlamaya, o acıyı üreten koşulları sorgulamaya ve değişim için sorumluluk almaya çağırır.
Bir sanat eserinin gerçek değeri, dinleyicisini yalnızca duygulandırmasında değil, onu düşünmeye zorlamasında da saklıdır.
"Ünzile"yi dinledikten sonra yalnızca küçük bir kızın kaderine üzülüyorsak, şarkının bize açtığı kapının eşiğinde kalmışız demektir.
Asıl mesele, o kaderin neden mümkün olduğunu ve bir daha yaşanmaması için neler yapılabileceğini düşünmektir.
Çünkü vicdan, yalnızca acıyı hissetmek değil, acıyı doğuran haksızlığa karşı sorumluluk duymaktır.
Ünzile’nin hikâyesini yıllar sonra bile konuşabiliyorsak, bunun nedeni anlattığı gerçeğin henüz bütünüyle geçmişte kalmamış olmasıdır.
Çocukların eğitimden koparıldığı, erken yaşta evliliğe zorlandığı, kendi hayatları hakkında söz söyleme haklarının ellerinden alındığı her yerde bu şarkının sorusu yeniden karşımıza çıkar.
Bir çocuğun çocukluğunu elinden alan bir toplum, kendi geleceğinden de bir parça eksiltir.
Belki de bu yüzden "Ünzile"yi her dinleyişimizde yalnızca geçmişte kalmış bir acıyı hatırlamamalıyız.
Bugün hangi çocukların sesini duymadığımızı, hangi haksızlıkları alışkanlıklarımızın arkasına sakladığımızı ve değiştirebileceğimiz hâlde neleri değiştirmediğimizi de düşünmeliyiz.
Çocuklarımıza güzel isimler koymak yetmiyor.
Kim ne derse desin, onlara hayallerini kurabilecekleri, eğitim alabilecekleri, özgürce büyüyebilecekleri ve kendi hayatları hakkında karar verebilecekleri bir dünya bırakmak zorundayız.
Bu, yalnızca anne babaların değil, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Çünkü bir çocuğun geleceği, geleneklere, alışkanlıklara ya da başkalarının çıkarlarına feda edilemeyecek kadar değerlidir.
Ve Ünzile’nin sessizliği bize hâlâ aynı şeyi hatırlatır:
Bir çocuğun sesi duyulmuyorsa, onu duymak yalnızca bir iyilik değil, insan olmanın gereğidir.
